YAZILARIM

    ÖĞRETMENLERİM VE ANILARIM

           Beni ben yapan öğretmenlerim

           Hepimizin hayatında, anılarında, seçtiği meslekte, yaşadığı hayatta bir ÖĞRETMEN’İN izi vardır mutlaka. Hayata nasıl bakılması gerektiğini öğrendiğimiz adı, sesi, yüzü aklımızdan asla çıkmayan öğretmenler. Bilindiği gibi ÖĞRETMENLİK MESLEĞİ varlıkların en şereflisi olan insanın yetişmesine hizmet eden, gelişmesine katkıda bulunan, terbiyesine etki eden en önemli, en seçkin, en saygılı ve en değerli bir meslektir. Öğretmenlik özel bilgi ve ihtisas mesleğidir, herkesin yapabileceği bir meslek değildir. Çünkü toplumumuzun en küçük tahsillisinden en büyük tahsillisine ve makam sahiplerine kadar olan bireyleri öğretmenler yetiştirir, milleti aydınlatır ve onlara yön verirler. Öğretmenler bilgileriyle, tavır ve davranışlarıyla geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı eğitir, öğretir ve şekillendirir. Onlar toplumumuzun baş tacıdır. Onlar karanlığı sevmeyen, gençliğimizi ve geleceğimizi aydınlatan birer ışıktırlar. En kutsal mesleği icra eden öğretmenler bir yandan (81 yıldır çözümlenip rayına oturtulamayan ) Türk eğitim sistemini kemiren sorunların altında ezilmeden öğrencilerine en iyi eğitimi vermeye çalışırken bir yandan da hayat mücadelesinde yenik düşmemeye çalışmaktadır. Avrupalı meslektaşlarının çok çok altında maaş alan, Öğretmenler Günü dışında hatırlanmayan öğretmenlerin sorunları çözülmedikçe, ülkemizin yarını olan gençleri parlak günlerin beklediğini söylemek çok zor olacaktır.

     

    Milletimizin kalkınması güçlü bir ordudan, ağır sanayiden, tarımdan, nüfus artışından v. s. den çok çok önce eğitim ve öğretimi birinci plana (Güney Kore’de olduğu gibi) almakla olur. Medeni milletler bunu böyle bilmişler böyle kalkınmışlardır. Bundan dolayı dinimiz de eğitime, eğitimin temel taşı olan öğretmenlere en büyük değeri vermiştir. Çok büyük fedakârlık ve feragatle bu hizmeti ifa etmeye çalışan öğretmenlerimize hak ettikleri her türlü değeri gereken saygı ve sevgiyi göstermekte kusur etmemeliyiz. Öğretmenlerimiz titiz, detaylı ve adalet uyguları gelişmiş kişilerdir. Cumhuriyetin ilk öğretmenleri olan öğretmenlerimiz çökmekte olan imparatorluğun en acılı günlerinde dünyaya gelmiş savaşlar, yıkımlar, işgaller, açlık, kıtlık ve hastalıklarla büyümüşlerdir. Sırasıyla ilkokul, ortaokul, askeri lise, Harp Okulu, İstihkâm Okulu ve gördüğüm çeşitli kurslardaki öğretmenlerim bana feyiz verdiler, bilgi ve beceri öğrettiler, millet ve vatan sevgisini, Cumhuriyetin faziletlerini aşıladılar,

               Atatürk ilke ve inkılâplarının korunmasını, yayılmasını ve bekçiliğini yapmamızı öğrettiler. Öğrendiklerimi de askerlik ve emekliliğimden sonra da öğretmeye çalıştım. Tahsilim boyunca tüm öğretmenlerime hep saygılı oldum, kendilerini sevdim ve kendimi sevdirdim. Bazı yaramaz öğrencilerin saygısız davranışlarına, isyanlarına asla iştirak etmedim. “Öğretmen öğrencilerine kendiliğinden not vermez, öğrenci hak ettiği notu kendisi alır “ prensibiyle hareket ederek almış olduğum notlarda öğretmenlerime hiçbir zaman darılmadım, gücenmedim. Tüm öğretmenlerimle uzun yıllar irtibatımı kesmedim. Bayramlarda yılbaşlarında tebrikleşerek, telefonlaşarak kendilerine gerekli saygı ve sevgilerimi göstermişimdir. Bizim kuşak Ürgüp ortaokulundaki matematik öğretmenimiz Sn. Okyay Kımız’ı çok iyi tanırlar. Değerli bir öğretmen, biz öğrencilerine karşı şefkatli bir baba gibi davranırdı. Teğmen çıktığımda rütbeli bir fotoğrafımı kendilerine (Edremit’e) göndermiş ve arkasına da “binlerce öğrencilerinizden biri “ diye yazmıştım. Rahmetli öğretmenim de cevaben gönderdiği fotoğrafının arkasına “yılların eskittiği öğretmenin” diye yazdığında ne kadar duygulanmıştım. Şimdi de sizlere diğer öğretmenlerimle ilgili anılarımdan bazılarını aktarmak istiyorum. Ürgüp İnkılâp İlkokulu birinci sınıf öğretmenim Naciye Ateş hoca hanımdı. Ne kadar disiplinli ne kadar titiz bir öğretmendi. Bizlere anne şefkati gösteren, sevecen ufacık tefecik bir öğretmendi. İlk okuma ve yazmayı, arkadaşlık duygusu ve sevgisini o öğretti. Diğer 4 sınıfı da Sn. Necip Oğuz okuttu ve mezun etti.(1946–1951)

                 İnsan hayatında ilkokul öğretmenlerinin varlığı ve değeri bir başkadır kanısındayım. Çünkü okumayı, yazmayı, hayatı ve Dünyamızı onlar öğretir, ufkumuzu önce onlar açarlar. Necip öğretmen çok sinirli ve asabi idi. Ama o kadar disiplinli, öğretici ve milliyetçi bir öğretmen idi. Yaramazlık yapanları hiç affetmez ve bazen gereğini yapardı. Beşinci sınıftayız, bir gün yazı tahtasında asılı bulunan Türkiye haritasında Antalya Kaş ilçesinin karşısındaki Meis adasını göstererek “ çocuklar şu görmüş olduğunuz burnumuzun dibindeki adacık maalesef Yunanlılara aittir. Adada horoz ötse Türkiye’den duyulur. Bize bizden başka dost yoktur. Bu ne büyü haksızlıktır ki şu adacığı bile bize fazla görmüşler. İlerde hepiniz birer Cumhuriyet bekçisi olacaksınız, uyanık olmanız çok çalışmanız, hak aramasını bilmeniz gerekir…” diye vermiş olduğu öğütleri hala kulaklarımdadır ve asla unutamam.

               Öğretmenlerimin daha ilkokul sıralarında bizlere vermiş olduğu o zamandaki görüşlerine bugün hak vermemek mümkünmüdür? Derslerimizi iyi öğrettiği gibi genel bilgilere de çok önem verirdi. Baş ağrısının sebeplerini, kan dolaşımının hızlandırılması için yapılacak eksersizleri ve daha birçok öğütleri ve öğretileri bizleri hayata hazırladı. 55 yıl önceki eğitim ve öğretim imkânları çok kısıtlıydı (Bugün düzelen nedir?) Bakınız öğretmenimiz Necip Oğuz 5 inci sınıf öğrencisi bizlere dünya ve yıldızları nasıl öğretmeye çalışıyordu.”Çocuklar dünya bir küredir, kendi ekseni ve güneş etrafında dönmektedir. Akşam olduğunda yıldızlar doğdu (güneşin doğduğu gibi) deriz. Hâlbuki yıldızlar gece gündüz hep mevcuttur, ama güneşin ışığı nedeniyle gündüz yıldızları göremeyiz. Benim gözüm o kadar keskindir ki ikindi vaktinden sonra gökyüzüne baktığımda bazı yıldızları görebiliyorum” diyerek biz çocuklara o zamanki imkânlarla astronomiyi pratik olarak anlatmaya çalışırdı.

     

    Daha o zaman Cumhuriyetin aydın ilk öğretmenlerinden biri olan Necip Oğuz bakınız bugünleri nasıl görebilmişti” Çocuklar yarın ilerde ilkokul mezunu olmayanları çoban dahi yapmayacaklar” demişti ve o günler de gelmişti. Müzik derslerinde o yanık ve davudi sesiyle bize çeşitli marşlar ve türküler söyler ve öğretirdi. Kızılırmak üzerindeki bir köprüden gelin alayı geçerken ahşap köprünün çökmesiyle gelinin Kızılırmak’ta nasıl boğulduğunu anlatır ve sonra da hatırlayabildiğim kadarıyla;

     

    Kızılırmak parça parça olaydın

    Her bir parçan bir diyara salaydın

    Nittin benim allı gelinim

     

    Türküsünü nasıl da içtenlikle ve güzel söylerdi. Ama biz o zaman 10 km. mesafedeki Avanos ilçesini ve Kızıl ırmağı dahi bilmezdik. Sayın öğretmenim Necip Oğuz bizleri 4 yıl okutmasına rağmen neden bir sınıf hatıra fotoğrafı çektirmedi halen çok üzülürüm. Aktardığım bu anılarımda bir yanlışım ve hatam varsa (6 Yüksel Solu,10 Avni Atlaş, 12 Bekir Uğur, 13 Perihan Yolcu, 73 Saadet Ünlükul, 84 Semiha Ertural, 85 Süheyla Güven, 115 İlhan Göreli, 151 Emine Yıldız, 182 Hakkı Erenler, 320 Ayten Güvener, 327 Zümrüt Yakalı, 371 Ahmet Çakmak) sizler söyleyin sayın sınıf arkadaşlarım. Cumhuriyetin ilk devirlerinde Ürgüp’teki son derecedeki değerli, saygılı, bilgili, otoriter ve çarşıdan geçerlerken herkesin ayağa kalkıp selam verdikleri hatırlayabildiğim diğer öğretmenlerimizden (Sayın) A.Rıza Arıkal, Hidayet Öçmen, Veli Göktan, Nuri Bozkurt, Kemal Akın, Mehmet Ertural, Ziya Çopuroğlu, Zehra Ertürk, Osman Elmacı, Hoşafçıların İsmail, Yümlü Tolga ve Galip Ünsalları rahmetle anıyorum. Ortaokulda (1951–1954) beden eğitimi öğretmenimiz Sn. Haydar Necdet Kotlan bizlerin okuyup başarılı olabilmemiz için ne kadar çaba ve gayret göstermişti. Öğretici ve disiplinden hiç taviz vermeyen bir kişiliği vardı. Zaman gelir bizlerle bir arkadaş gibi olurdu, bizlerle ve ailelerimizle yakinen ilgilenirdi. Uzun kış gecelerinde bazı arkadaşlarımızın evlerinde ders çalışmak için toplanırdık. Bir de bakarız gece kapı çalınır ve içeriye Haydar öğretmen girerdi.

                Öğretmenimiz “gerçekten ders mi çalışıyoruz, yoksa oyun mu oynuyoruz, yoksa sigaramı içiyoruz”diye kontrol ederdi. Ürgüp’te 19 Mayıs bayramında bilinen gösterilerin dışında ateş çemberinden geçmeyi ve sırıkla atlamayı, minder hareketlerini, müzik eşliğinde spor hareketlerini ilk defa Haydar öğretmenimiz öğretmişti. İlçemize birçok yenilikler getirmişti. Yıl 1954 Kuleli Askeri Lisesi öğrencisiyim. Jeoloji öğretmenimiz yüzbaşı Sn. Naim Şenkal hemen her ders saatinin son 5–10 dakikasını genel kültüre, tarihimize ve milli duygularımıza hitap etmek için ayırırdı. Onun derslerini tam anlamıyla iple çekerdik. Bundan tam 55 yıl önce petrol kuyularımızla ilgili konuyu derin ve duygulu bir şekilde nasıl anlattığını hiç unutamam. Kısaca “Bakınız çocuklar yabancı petrol şirketleri Türk toprakları altında yatan petrolü buluyorlar, şimdilik cıva döküp kapatıyorlar. Bize bizden başkasından fayda yoktur” derdi Evet Türkiye’mizin komşu ülkelerine baktığımızda karada ve denizde hemen hepsi petrol zenginidir. Türkiye’mizde yeteri kadar petrol çıkmaması tabiat kanunlarına aykırıdır diye düşünürüm. Şenkal öğretmenimin 55 yıl önceki bu görüşleri halen bugün kamuoyunda ve yetkili milliyetçilerimiz tarafından tartışılmaktadır.

                Şenkal öğretmenimiz devamlı ”bu topraklar atalarımızın kanlarıyla sulanmış ve bizlere emanet edilmiştir. Sizler çalışıp bu memleketi yücelttiğiniz müddetçe de bizim olarak kalacaktır. Hiç bir devlet karakaşımıza ve kara gözümüze âşık değildir, sadece kendi çıkarları uğruna yanımızdadırlar veya öyle görünürler. Dikkatli ve uyanık olmamız gerekir. Yarın hepiniz çeşitli rütbelerle çeşitli makam ve mevki sahibi olacaksınız. Bu vatanın, Cumhuriyetin, demokrasinin, Atatürk ilke ve inkılâplarının yılmaz birer bekçisi olacaksınız”diye nasihatte bulunan öğretmenimiz ne kadar da gerçekleri söylemiş. Daha lise çağlarında muhterem Şenkal öğretmenimizin ileriyi görerek vermiş olduğu o güzel nasihatlerini ve aktarmış olduğu bilgileri huşu içinde dinlerken bir taraftan da okulları ne zaman bitireceğiz, rütbe ve makam sahibi olacağız diye yorumlardık. Heyhat zaman ne de çabuk geçivermişti. O günün öğrencileri bizler çeşitli rütbe ve makam sahibi olduk.

                  Öğretmenlerimizin yolunda yürüdük ve bugün emekli de olsak aynı yoldan yürümeye devam etmekteyiz. Okullarda aldığımız en büyük eğitim “büyüklere saygı” ve “ülkemizi sevmek” üzerine idi. Zamanında öğretmenlerden hem çekinir ve korkar, hem saygı ve hayranlık duyardık ve bize göre onlar kutsal bir insanlardı, bir öğretmenle karşılaşan ve konuşan herkes önünü iliklerdi. Şenkal ve daha nice öğretmenlerimizin öğrencileri, 1960 Harp Okulu mezunu devre arkadaşlarımızdan bazıları da T.S.K.de en büyük rütbe ve makamlara eriştiler. Sn.K. K.K. (eski) E.Org. Aytaç Yalman, Jan. Gn. K. (eski) E.Org. Şener Eruygur, 1nci Org. K. (eski) E.Doğan Çetin, 3ncü Org. K. (eski) E.Org. K.Tamer Akbaş, M.G. K.genel sekreteri (eski) E. Org. Tuncer Kılınç E. Korg. Kamuran Orhon, E. Korg. Altay Tokat, E. Korg. Kemal Yılmaz, Prof. Dursun Ali Ercan ve daha diğer rütbelerdeki generaller Cumhuriyetin erdemine, değerlerine ve niteliklerine yürekten inanarak görevlerini yapmışlardır.

    SEVGİLİ ÖĞRETMENLERİM; Başta Başöğretmenim Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere tüm öğretmenlerimin ellerinden öper, hepsini iyilikle yâd eder, ölenlere rahmet, hayatta olanlara uzun ömürler ve saygılar sunarım..

              Okulda her şey planlanmış ve programlanmıştı. Neyi ne zaman, ne kadar saatte yapacağımız belirlenmişti. Yatma, kalkma, yemek, müteala, banyo, yoklama ve ders saatlerimiz hiç değişmez ve de şaşmazdı. Önceleri yadırgasak da sonra alıştık. Böylece disiplinin ne olduğunu öğrendik. Kuleli Askeri Lisesi ile diğer sivil liseler arasında ders programı bakımından fark yoktu, hatta okulumuzun programı biraz daha ağırdı. Farkımız disiplindi, sivil ve asker öğretmenlerimizin seçilmiş olmalarıydı, sabah ve akşam nöbetçi öğretmenlerin nezaretinde müteala saatleriydi. Günlük ders başladığında ve bittiğinde evlerimize gidiş ve dönüş problemimiz yoktu. Lisemiz Türkiye Cumhuriyeti’nde her bakımdan sayılı liselerden biriydi Müfredatımız, çağdaş eğitim, öğretim ve fen bilimi üzerine idi. Okulu çok sevmiş ve derslerime bağlanmıştım. Ama ille de sıla, hep sılayı düşünüyor ve sayıklıyordum. Rüyalarımda hep Ürgüp’te yaşıyordum. Bütün bir sene boyunca ailemi, sarıbaş, karabaş koyunları, pamuk kedimi, bağ ve bahçelerimizi hayal ediyordum. Evinden bir haftalık bile ayrılığı olmayan bir çocuk olarak bu gurbet bana çok zor gelmişti. Ailemden gelen mektubu bir okurdum, sonra bir daha okur ve yırtıp atmaya kıyamazdım.

                 Okulun yemekleri çok güzel olmasına rağmen aslında evde bile yemek seçen kişi olarak anne yemeğini özlüyordum. Okula başlayalı henüz bir ay kadar olmuştu. Askeri üniforma ile çektirdiğim ilk resmimi babama göndermiştim. Babam, zarfı açıp ta resmimi gördüğünde gözyaşlarını tutamamış ve hemen eve giderek sıcak duygu ve sevincini annemle, komşu ve akrabalarımızla paylaşmış. Cumartesi günleri öğleye kadar ders yapılır, öğle yemeğimizi yedikten sonra ve Pazar günleri izinli olarak İstanbul’un dört bucağına dağılırdık. Çoğu zaman Üsküdar’daki Sunar Sinemasına giderdik. Bazen paramız olmadığında Çengelköy’den Üsküdar’a kadar yaya yürüdüğümüz günler olmuştur. O tarihlerde tarihi ve turistik yerleri gezmeyi çok sevdiğimden benim bölgem Sultanahmet, Beyazıt, Kapalı çarşı ve Gülhane Parkı idi. İkinci Mahmut döneminde (1808–1839) süvari birlikleri için kışla olarak inşa edilmiş okul binası Kuleli Askeri Lisesinin temelini oluşturmuştur. Kulaktan duyduğum ve aşağıda anlatacağım olay ne dereceye kadar doğrudur bilemiyorum.

                 Dikkat edilirse okulun deniz tarafı ana giriş kapısının iki taraflı merdiven basamakları normal ebatta değildir. Binayı yaptıran paşa topalmış. Mimara öyle bir basamak yaptırmış ki kendisi topal olduğu halde basmakları topallamadan, normal bir kişi topallayarak çıkarmış. Hepimiz, okulun verdiği harici elbisemizi vücudumuzu üçgen gösterecek şekilde terziye vererek düzeltme yaptırdık. Okulun verdiği şapkayı beğenmeyip Mercan yokuşundaki şapkacıdan yeni şapka aldık. Bu üniforma askeri lisede okuyan bizleri, bütün liselerde okuyan çocuklardan ayırırdı. Zaten bizler de bu ayrılış, bu göze çarpış nedeniyle okul dışı davranışlarımıza çok dikkat ederdik. Bu üniformanın Türk Silahlı Kuvvetlerini temsil ettiğini bilerek onu korumanın gereğini duyardık. Onunla her yere gidemez, her akla geleni yapamazdık. Komutanlarımız bize böyle öğretmişler ve bu hususta çok dikkatli davranma mecburiyetini hissederdik. Bir gün evci olarak eve giderken Galata Köprüsünde sandalla balık ekmek satanları görmüş, mis gibi kokan balığa imrenmiştim ama alıp ta yiyememiştim. Eve giderek sivil elbisemi giyinip balık yemek için tekrar Galata’ya gelmiştim. İstanbul’da ailesi ve yakını olanlar da Cumartesi günleri evci çıkar, Pazar günü müteala saatine kadar izinli sayılırdık. Ben okula başladıktan 6 ay kadar sonra bir akrabam okula gelerek beni ziyaret etmişti. Bir hafta sonra da evci çıkabilmem için gerekli evrakları tamamlamış ve aynı gün evci çıkmıştım.

                  6 aydan beri ev hayatı yaşamadığımdan ilk defa eve gittiğimde bir koltuğa oturmanın, bir divana uzanmanın ve bir ev yemeği yemenin keyfini ve zevkini yaşamış ve ne kadar mutlu olmuştum. Ortaokul birinci sınıftan beri hiç ara vermeden orucumu tutardım. Kulelide sınıf subayı Ramazandan bir gün önce birinci sınıfımızı toplamıştı. Oruç tutacakların ve tutmayacakların miktarını tespit edecek ve yemekler ona göre çıkarılacaktı. Ben de oruç tutacakların arasındaydım. Oruç tutacakları doktor muayene ediyordu ve beni zayıf olmam nedeniyle oruç tutmayacaklar safına göndermişti. Ben tekrar oruç tutacaklar arasına geçtiğimde sınıf subayı yakaladı ve hafifçe bir tokat yemiştim. Buna rağmen yine de orucumu tutmuştum. İlk ders senesi sonunda geometri ve kimya derslerinden ikmale kalmıştım. İlk ve ortaokulda orta notu bile almamış başarılı bir öğrenci olarak ikmale kalmak ne yazık ki beni yeterince üzmüştü. Ben kendimi bildiğim kadarıyla bu başarısızlığımı yegâne sebebi de ana, baba ve memleket hasretiydi. 11 ay sonra 2 ay kadar müddetle okul tatil olmuştu. Haki üniformamla Ürgüp’e ilk defa gittiğimde önce dükkâna uğrayarak babamla hasret gidermiştim. Daha sonra eve yaklaşırken sesimi duyan annem merdiven basamaklarını ikişer ikişer inerek sokakta karşılıyor, kucaklıyor, bağrına basıyor, gururlanıyor ve gözyaşlarını tutamıyordu. Elbette ki bu 11 aylık hasret ailem ve benim için kolay geçmemişti. Arkadaşım Recep Taşer ile birlikte zaman zaman haki veya krem rengi üniformalarımızı giyinip Ürgüp’te Kuleli Askeri Lisesi öğrencisi olarak gururla ve iftiharla dolaşıyor, çevremizden, öğretmenlerimizden ve öğrencilerden gerekli ilgiyi görüyorduk.

                   Aylardır evden ayrı kalmışım, hasret çekmişim, annemin özel yemekleri ve ailemin yakın ilgileri beni şımartıyordu. Hatırladığım kadarıyla geçmişte Ürgüp’ten E. Gn. Hüdaverdi Ersoy, E. Gn. Emin Divanoğlu, E. Alb. Cevat Yenidünya, E. Alb. Turgut Durukan ve son olarak da 1951 senesinde E. Alb. Mustafa Sezgin subay çıkmışlar. Böylece, 9 sene aradan sonra 1960 senesinde bizler subay çıkacaktık. Bizim açmış olduğumuz bu çığırda bizden sonraki kuşaklardan E. Bnb. Ali Balaban, E. Alb. Latif Yalçın, E. Alb. Bekir Kıvanç, E. Tbp. Alb. Metin Kebapçı, E. Alb. Adil Durusu, E. Alb. Ahmet Soylu, E. Alb. Ali Çetinkaya ve E. Tbp. Alb. Adnan Cansever ve daha burada isimlerini sayamayacağım hemşehrilerimiz Kara, Hava ve Deniz subayı çıkmışlardır.Bir taraftan Ürgüp’te zevkli bir tatil yaparken, diğer taraftan da ikmale kaldığım derslerime çalışıyordum. Derslerime o kadar fazla çalışmıştım ki ikmal sınavlarından bir gün önce adımı sorsanız bilemeyecek duruma gelmiştim. Tatil eylül ayı başında bitmiş ve okula gitmiştim.


    Yorumlar - Yorum Yaz